10 Ekim 2010 Pazar

Bitter Mevzuular

Toplumun sorunları, dinin hayatımızdaki yeri, siyaset kadar yeri var mıdır (gerçekten akp/numan kurtulmuş muhabbeti uzerine bunun sorulmasıyla bknz. sorunun samimiyeti), siyasetine hayran olduğumuz kişiler "özgürlükçü" politikalarıyla islama ne kadar hizmet ediyor, çocuğuna sbs'ler, lys'ler, bilimum xs'ler için özel ders aldıran insanlar için gazeteye "çocuğunuza özel ilmihal dersi verilir" ilanı verilse kaç kişi arar, her çağın bir değeri olur; bu kimi çağda seyyid kutub'tur, kimisinde ömer bin abdülaziz, bu çağın değeri kim, bizi yansıtan... ve çok daha fazlası bir çikolatacıda konuşulsun, inanılır gibi değil. madlen çikolata için uğrayabilirsiniz daha da çok "food for thought" için. Adres Yavuz Selim Caddesi, Fatih.

Ortamdaki tek hanımefendi olarak konuşulanlarla ilgili fikirlerimi açıkça beyan etme cesareti bulamadım ve bunları Zeyd'e fısıldamakla yetindim. Çokokrem ısrarında olduğumu düşünmüş olabilirler, oppss!:)

25 Ağustos 2010 Çarşamba

ölmek çare değil, ölmemek hiç değil!


http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=3882

"Orada beş altı askeri öldürmekle pek çok şeyin değişeceğine olan inanç olsun elimizde tek kalan."

Gerçek Hayat'ın konuyla ilgili bir sayısı vardı değilmi zeyd, intihar bombacılarının cennetlik olup olmadığı tartışılıyordu. Bir sonuca da varamıyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. İnşallah şehit sayılıyorlardır, kaç İsrail'liyi yeryüzünden silmeleri kendilerini öldürmenin günahı götürüyordur bence? Bu konuyu bu akşamki misafirlerimizle bir tartışalım mı ne dersin? Herkes o kadar farklı düşünüyor ki; filmin genre'ını "dram-suç" olarak etiketleyenler, ölemeyenlerin süründürüldüğü bir cehennemdense cennet diyenler..
"Paradise Now"ın üzerine bir de Rashid Masharawi'nin Haifa'sını izleyelim Zeytin. Bir karara varamasak da enazından Filistin'i gündemimizde Filistinlileri dualarımızda tutmamıza yardımcı olur. Kalpten buğz et; zayıf-imanlı etiketli milyonlar gibi.

22 Haziran 2010 Salı

sen oralardayken

ben bir martı olsamdı
sözlerim, müziklerim...


13 Haziran 2010 Pazar

yolda düşenler

Mavi Marmara'da şehit olanların şehitliğini sorgulayanlar olmuş, oturdukları yerden ahkâm kesenler... İşte Cuma'nın konusu tam da bu şekilde yerinde oturup sefere çıkan insanlar hakkında konuşanların durumunu gözler önüne seren Ali İmran 156 ya ilişkindi...
Subhanallah...

"Ey iman edenler! Kardeşleri sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, "Onlar bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi" diyen inkarcılar gibi olmayın. Allah, bunu (bu düşünceyi) onların kalplerine bir hasret (yarası) olarak koydu. Allah, yaşatır ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görmektedir". Ali İmran 156

9 Haziran 2010 Çarşamba

6 Haziran 2010 Pazar

aşağılık katiler


26 Mayıs 2010 Çarşamba

huzurlu bacak

ulan çiftliğe insan kılığında bir melek mi inmiş nedir
kadın değil karla karıştırılmış nar şerbeti sanki
bu yetmezmiş gibi bülbül sesli kanaryalar misali şakıyor
bembeyeaz güzgün dişlerini göstererek gülüyor
gülünce iki yanağında iki gamze yabani güller gibi açılıyor.
eh bordonun aklı başından gitmiş
eli ayağı birbirine dolaşmış
yürek selanik
anlayın artık ilk görüşte aşk.
.)

25 Mayıs 2010 Salı

Ferâmûş

Osmanlıca çalışmaları çok iyi gidiyor. Sanırım ilerleyen senelerde Osmanlca'mı kullanabileceğim köklü bir çalışma yapmak istiyorum. Parantez: Bugünkü 'açık hava şeysi'nde Nazan Aksoy da üniversite kavramı üzerinde tartışırken üniversitenin insana meslek kazandırmak için var olmaması gerektiğini, kişinin hangi mesleğe ilgisi olduğunu ve kendisini kendisini keşfedeceği bir yer olduğunu söylemişti. Onun dersinde okuduğumuz "Look Back in Anger" oyunu üzerinden eskien üniversitenin bilgi kurumu olduğundan ama meslek kazandıramadığını (Jimmy Porter'a olduğu gibi) bugün ise bunun tersinin amaçlandığından bahsetti. Murat Belge de aynı bağlamda konuştu denebilir. O da edebiyat okumanın hayata eleştirel bakabilmeyi öğrettiğinden bahsetti ve edebiyatın insana kazandırabileceği şeylerin yanından bile geçmemiş olan mühendisler (sanırım Bilgi'nin yeni mühendislik fakültelerine bir taştı bu), işçiler, sığ politikacılardan yakındı. Ve benim aklıma da Bilgi'nin enazından beni Osmanlıca'yla tanıştırma konusunda hayatıma bişeyler kattığı geldi. Who knew? Ben neden bahsediyordum?

Osmanlıca maceralarım. Bilge Özel alanında söz sahibi, Arapça ve Farsça'yı tahminimce çok iyi bilen, biraz fazla ciddi ama prensipli bir hoca. Zeynep Altok biz gençlere:P biraz daha yakın. Özel'le Arapça bilfiğime şükreder halde metinleri okurkenn, Altok'la İngiliz Edebiyatı öğrencisi halimle oturuyorum sınıfta; virmek'in "archaic spelling" olması, kesbî'nin "acquired" dan başka birşey olmadığı, hangi kelimenin "feminen" hangisinin "maskulen" olduğu, sâika nın motive anlamına geldiği (monk'a selamlar), tersanenin etimolojik kökeni -daru's-sına' iken tersaneye ve batı dillerinde arsenale dönüşmesi- tüm bunlardan bağımsız olmamış bir Osmanlıca garip ama azbulunurluğuyla da işin eğlencesini katlıyor tabiki. I just enjoy it!

Durun Kalabalıklar!

23 Mayıs Pazar günü Zeyd'in sunum hazırlıklarını müteakiben katıldığımız, üstadın doğum ve ölüm yıldönümü sebebiyle düzenlenen "Necip Fazıl'ı Anma Gecesi"nde çok fazla şey bulamadık diyebiliriz. Türk milletinin buhranlı dönemlerinde kitlelere yol göstermiş, etkilemiş ve hala etkilemekte olan büyük fikir adamı NFK'nın dava ve şuurundan bir nebze nasiplenmeye salondaki genç nüfusun müthiş ihtiyacı ve dahi hakkı vardı.

İstanbul Fasıl Topluluğu'ndan bestelenmiş Necip Fazıl şiirleri tabiiki dinlemeliydik, Göksel Baktagir'li, Mehmet Güntekin'li koronun "Halimi düşünüp yanma Mehmed'im/kavuşmak mı belki daha ölmedim" mısralarını çalıp söyleyişi kulaklarımda hoş bir nağme bıraktı ve fakat bu Necip Fazıl'ın anıldığı bir programın 1/2'sini işgâl etmemeliydi.

Programın diğer yarısı Mustafa Miyasoğlu'na aitti. Edebiyat Fakültesi ve Paris Sorbornne'da Felsefe eğitimi gören Necip Fazıl 30 yaşında İslam olmuş. Zaten bu etkinliğin tanıtımında da onun bu durumunu anlattığı "tam 30 yıl saatim işlemiş ben durmuşum/ gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum" dizesi kullanılmış. Üniversitede hocalık yaparken ya gazetecilik ya hocalık ikilemine düşmüş ve "Benim çilem ve gayem amfilere sığmayacak kadar büyüktür" deyu istifa etmiş, bizi biz yapan milli ve dini değerlerin tavizsiz savunuculuğunu yapacağı 40yıllık yayın hayatına başlamış, "durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!" diyerek kitleleri tehlikeli gidişattan alıkoymaya çalışmıştır. Miyasoğlu, Necip Fazıl'ın misyonunu anlattığı 3-4 saat uzunluğundaki konferanslardan gençlerin "sabaha kadar" diyerek ayrılmak istemediklerini, ayakta da olsa dinleyebilmek için Bab-ı Ali'ye gelen binlerce gencin nasıl sokakları doldurduğunu ve bu kalabalıkları hiçbir gazetenin haber yapmadığını anlattı. Miyasoğlu Necip Fazıl'ın pekçok daldaki eserlerinden de bahsetti.

-Sosyolojik eser, check: Toplum ve devlet projesini anlattığı "İdeologya Örgüsü"
-Biyografik eser, check: Peygamberin hayatını anlattığı "Çöle İnen Nur"
-Felsefi&Tasavvufi eser, check: "Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvuru"
-İtikadi eser, check: Orijinal bir büyük İslam ilmihali olan "İman ve İslam Atlası"
-Tiyatro eseri, check: Türkiye ve dünya tarihinde önemli yer tutan tiyatro eseri "Bir Adam Yaratmak"
-Tarihi eser, check: Yıllardır tartışılan yakın tarih eserleri "Sultan 2. Abdülhamid" ve "Sultan Vahdeddin"

Allahım bizi eserlerini okuyup dünya görüşünü anlayabilmeye ve nasiplenmeye nâsib eylesin

Sarı Gelin Aman

20 Mayıs Perşembe günü İstanbul'un yarısı gibi Zeyd ile ben de Aya İrini'deydik. Ona "kemanı ağlatan adam" diyorlar. O sadece ağlayan bir adam ve taştan kalbi olmayan herkesi ağlatabilecek bir adam. Bunu kemanıyla yapıyor. Farid Farjad'dan bahsediyorum. Soyadı "Feryâd" olan bir adamdan ne beklenir? Sahneye çağrıldığında "sürgün ve ülkesiz" diye anons edilen, ülkesine bukadar yakında bukadar müba'ad. Bu derûnî hüzünde sarışın ve fettan görünüşlü bir piyanistle evli olmasının da etkisi mutlaka vardır. Alkışlarla Farid Farjad! :

Abdülhamid-i Sâni

Blogumuzun bu aralar oldukça durgun ve neş'esiz gözüktüğü doğrudur fakat Zeyd ve Rumeysa'nın hayatı pek şenlikli devam etmektedir. Bu süre içinde paylaşmak istediğim 'yaşantı' -okuntu babında;)- ları aktarmak istesem de -çünkü blog yazmamın temelinde öğrendiklerimi paylaşmak arzusundan başka birşey yoktur.- yakın tarihimize odaklanalım için pek çoğunu pas geçiyorum. Yine de "Bir İnsan Olarak 2. Abdülhamid Han Sempozyumu", Emirgan lale gezileri, Büyükada bisiklet turları, aile piknikleri ve vali kebaplarını zikretmiş olalım, Zeytin'e teşekkür babında:)

Sanırım anlatmadan geçemeyeceğim: Şişli Etfal (Çocuk) Hastanesi'ni Abdülhamid Han kurmuş ve bu çağının ilk örneği olması bakımından pek çok devletin tıp adamları tarafından hayranlıkla karşılanmış. Sadece katı ve dirayetle müslüman devlet adamı yönünü bildiğimiz Ulu Hakan'ın aslında bir silah koleksiyoncusu olduğu, Yıldız Sarayı'nda ellibine yakın İstanbul fotoğrafları+aile fotoğrafları+suçlu fotoğraflarına (cool!) sahip olduğu sempozyumda öğrendiklerim arasında. Kethudaları tarafından sürekli upgrade edilen bir Nikon'u olduğunu da duysaydım şaşırmayacaktım. Küçük Mabeyn Köşkü'nde locasında hanımıyla 'izlenti' yaptığı kendisine özel bir tiyatroya, kind of a 'home theatre'a da sahip olduğunu öğrenmiş olduk. Sempozyumda konuşma yapanlardan Mustafa Armağan'ın da Abdühamid Han'la ilgili pekçok çalışması var. "Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı" kitabı bunların başında ve benim de kabarık son yarısı hala okunmamış kitaplar listemde başlarda gelir.

An itibariyle ölüm yıldönümü içinde bulunduğumuz Üstad Necip Fazıl da "Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han" eserini şu cümleyle tamamlar: "Abdülahimd'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır." ki, bu da o hep rastladığımız üstüne düşünmemiz için ekilen BYT yani büyük yazar tohumundan başka bir şey değil. Mustafa Armağan da kitabında bu sözlere binaen Abdülhamid'in yakın tarihin turnusol kağıdı gibi bir işlevi olduğundan bahseder. Sultana aydınların nasıl baktığına göre bakanların dünya görüşleri, ufukları, ufuksuzlukları, tarihimize ve bugünümüze dair neler düşündükleri ve teklif ettikleri rahatlıkla tesbit edilebilir.

Bu iki büyük adamı rahmetle anıyoruz.

30 Nisan 2010 Cuma

umut kesilmiyorsa dostlarım
kesip
barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden
şurda güneşe ne kaldı.

29 Nisan 2010 Perşembe

06.09.08'in tanık olduğudur

04:58, imsak.
hz ibrahim kıssasını ilk okuduğum zamanı hatırlıyorum. heyecanla çevirirdim yaprakları. o ki rabbini ararken biz hep bir an önce doğru olanı bulması taraftarı olmuşuzdur. yıldızlara meylettiğinde gecenin karanlığına karşın onları rab olarak gördü. biz minik okurlar içimizden "hayır ibrahim" demiyor muyduk? batan kaybolan yıldızlardan, kaybolan aydan, gece yok olan güneşten dönüp de hakikate ulaştığında yaşanılası bir sevinç kaplardı içimizi.

hz ismail'in kıssası; bir o kadar nefesimizi tutarak okuduğumuz... ibrahim ismail'i kurban etmek için yatırdığında içimizden "dur ya ibrahim koç gelecek dur!" diyorduk ya; kendimizi ismail yerine koyup biraz da.

yusuf'un kuyudan kurtulması için ta yürekten bir istekle devam ettik, acaba daha hangi ibretlerle karşılaşacağız deyu.

musa'nın firavuna galip gelmesini ne kadar da çok istedik.

yunus'un balığın karnından çıkmasını

hz muhammed'e taif'te taş atan çocuklara nasıl da hayıflandık. o'na eziyet eden ebulehebe lanet okuduk, ebucehile kahrolsun dedik.

bir ibrahim olduk, bir ismail... yakup idik, yusuf olduk. musa, harun, yunus. bir lokman, bir yahya bir isa olduk.

ya rab! öyle bir hayat bahşet ki bize; tanık olanlar biz olmak istesinler...

öyle bir hayat ki karşılaştığımız her bir musibete bişekilde tanık olanlar iyi olana mukabil bizi tutsunlar...

öyle bir hayat ki bizi senin halifen olma çabası içerisinde gören duasıyla destek olsun nefes alışımıza...

amin...

06.09.08'un tanık olduğudur.

28 Mart 2010 Pazar

cum'a dan sonra


"hanım kırarsa kaza, halayık kırarsa ceza"


atasözümüzü tasavvur buyurduktan sonra


geçebiliriz efendim asıl mevzû u bahsa


kırmızım uzun zamandır tiyatroya gitmedik;

salı akşamı fatih al'i em'iri de -Cum'a dan sonra p.)

mühim bir tiyatro varmış

"başkasının ölümü" adı altında

düzenleme-çevre vs kısımlarında

ulvi alacakaptan adının geçmesi bendeki bu mühimlik kanaatini oluşturdu.

mohsin mahmelbaf isminden sonra tabi öyle ki kendilerin iran'ın en büyük sinemacılarından

as you know


velhasıl

sal'ı fasıl'ında buluşmaya niyet edelim

vesselam

.

ataturk samsun'a neden çıkmış r,

deniz olsa önce erzurum'a çıkar mıymış? .)


27 Mart 2010 Cumartesi

Tarihçi, Hukukçu, Yazar, Şair, Siyasetçi ve Dilbilimci

Yarın HTR arasınavım var ve ben bilgisayar başında oyalanıyorum! Şuanda Erzurum Kongresi'nde olmam gerek. Zeyd biran önce gelse de kitabımı elime tutuştursa. Arkadaşıyla dışarıda; biz dün Hayriye Büşra'yla ayakkabı, çanta filan bakıyorduk, bugün o arkadaşıyla Rav4 felan bakıyor. Kadınlar ve erkekler:)

Bugünler elhamdülillah bereketli geçiyor. Derslerin yoğunluğunun azalmasıyla kendimizi etkinliklere vermiş durumdayız. Midterm haftasıyla bahar tatilinin zamanlarını karıştırmış gibi görünüyor olabilirim ama merak etmeyin, geç de olsa hangisinin ne zaman olduğunu belledim. Osmanlıca sınavının cepte olduğunu düşünüyordum ki Zeynep Altok infi'âl ifti'âl derken yanıldığımı gösterdi. Ma'lûm olan i'lâm edildi;) Bu hafta derste buaralar pek sık kullanılan tamlamalar geçti; muvazzaf subaylar; tef'îl babından vazifelendirmek fiilinin ismi mef'ûlu, müesses nizam; kurulu düzen, muktesebât; bir Avrupa Birliği Müktesebâtı dır gidiyor ya acquis communautaire bâbında. Ah bir de şu örneği duymalısınız: işteşlik anlamı veren müfâ'alet bâbından bir kelime; müsâbaka, sabıka kelimesini düşünerek kökünün önce-lik anlamında olduğunu çıkarabilirsiniz, işteşlik anlamını da katarak türkçeleştirelim: öne geçişme:) Osmanlıca'yı seviyorum.

Dün akşam Ümit Meriç hanımefendi de eskidili anlamanın öneminden bahsetti, annesinin öğretmeni Reşat Nuri Güntekin imiş, bukadar yakın bir neslin dilini kullanıldığı şekliyle anlayamamanın cehâletten başka bir şey olmadığını söyledi. Fatma Aliye'nin dilini hatta elyazısını da okuyup anlayabiliyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Devam edeceğim inşallah. Fatma Aliye'nin babası Ahmet Cevdet Paşa dünkü söyleşinin konusuydu. Ümit Meriç doktora tezini onun üzerine yazmış, fakat ona karşı hissettiği yakınlık sadece bundan kaynaklanmıyor. Avrupaî bir ailenin içinde Fransızca kitaplar okuyarak büyümüş bir insan olarak, tamamen Batılı bir kadın hissiyâtından müslüman hanıma dönüşmesi Ahmet Cevdet Paşa'nın 12 ciltlik Kısas-ı Enbiyâ'sını okuduktan sonra olmuş. "Düşünce kıblemi Avrupa'dan kendi dünyama çeviren oydu" diyor. Ahmet Cevdet Paşa İbn Haldun'un Mukaddime'sini ilk kez Türkçe'ye çeviren kişi. Mecelle'yi hazırlayan kişilerden. İlk Osmanlıca gramer kitabının, ilk Türkçe mantık kitabının da yazarı, aynı zamanda şair de; zaten Cevdet ismi onun mahlasıymış. Ayrıca Osmanlının yetiştirdiği en büyük vakanüvis olarak kabul ediliyor. Vak'a-Nüvis sanıldığı gibi yabancı bir kelime olup vakanüvist olarak yazılmıyor, Farsça bir kelime ve vak'aları, saltanatın tarihi olaylarını kaydeden kişi gibi bir anlamı var. Ahmet Cevdet Paşa'yla bukadarcık bilgiyle tanış olduk sayılır mıyız bilemem, ama Zeyd'le belki birgün Bebek sahilindeki Cevdet Paşa Caddesi'nden geçersek, saygıyla yâd edip ruhuna bir Fâtiha okuyacağız inşallah.

İyiki doğdun Cevdet Paşa!
27 Mart 2010, Cumartesi

22 Mart 2010 Pazartesi

26!



"Keşke doğmasaydın, yüreğim kapardı çenesini! Buna dayanabilirim, yakınmasına rağmen her yanımın, iyiki doğdun ve yüreğim kapamıyor çenesini"

Hayırlı bir sene & hayırlı bir ömür. Mutlu, rengarenk!

21 Mart 2010 Pazar

Reveal!

Mr. Gulesin,

You have been seen note-taking! We are waiting for you to reveal.

17 Mart 2010 Çarşamba

Büyük Yazar Başlığı


Uzun zamandır yazmıyorum, doğrudur. Ama her büyük yazarın yazın hayatının bir döneminde bir duraklama, devr-i fetret yaşanmaz mı, and I am no exception. :smiley) Derslerin yoğunluğuydu, yaprak sarmalarıydı, (I just love domestic life; evim, kurabiyelerim- obviously I am no Sylvia Plath), bahar yorgunluğuydu derken günler geçiverdi. Bahar geldi evet, çoğu insan Mart'ı bahardan saymaz, ama ben ağaçlarda o küçük beyaz çiçeklerden birkaç tane görmüş olsam dahî anında bed'-i bahâr, neş'e-i hayât ilan ederim. Zeyd ile ilk baharımızın ilk yürüyüşüne çıktık, bu yazıyı haftaya yazıyor olsaydım Maşukiye anılarımızdan da bahsedebilirdim belki, kim bilir? (mesaj ileti raporu) ;)

Let's see, son zamanlarda hayatımızda neler olmuşş..?. -sevgiligünlük ıvırzıvırı yazmaya niyetlenmemiş olsaydım bu fetret devri çok uzayacağa benzerdi, o yüzden here i am, talking of ıvır 'n' zıvır, ice-breaking. Baharla birlikte evimizdeki çiçekler de coştular evet, bir güzellerki; cüzdanından sevdiklerinin resmini çıkaran insan edasıyla resimlerini de ekleyivereyim de hem olur da sulamayı filan unutup katl edersem nazar değdirdiler derim. :Cin smiley)










Dersler yoğun, pek çok şey okuyoruz. Çehov, Ibsen, Brecht; drama genelde. Roman da var, Joseph Conrad'ın Heart of Darkness'ını bitirdik. Tüm bunları sindirmek, üstünde düşünmek için zamana ihtiyacım var, o kadar hızlı gidiyoruz ki: tamam, blogumuza yazmayışım için yeterli mazeret/bahane sundum herhalde. Bundan sonra bukadar uzatmayacağım merak etmeyin, kısaca BYT derim siz büyükyazartribini anlarsınız. )

Karanlığın Yüreği ilginç bir kitap; imgeler, sembollerle dolu. Karanlık: bilinmezlik, Afrika kıtası, zenciler, gizem, korku. Kitabın kahramanı Marlow Thames'te gelgiti beklerken zaman geçirmek için gemi kaptanı olarak karanlığın yüreğine, Afrika'nın merkezine Kongo nehri boyunca yaptığı yolculuğu anlatıyor gemici arkadaşlarına, olay bundan ibaret bir nevî frame tale yani. Kongo demişken, kitapta bir defa bile Kongo'nun adı geçmiyor, halbuki Thames'i, Londra'yı vesaire ayrıntılı anlatıyor, Conrad bunu kasıtlı yapmış olmalı, orası karanlık, örtülü ve bilinmeyen, burası olmayan yer diyor bir nevî. Hm. Anyway, kitabın konusu Avrupa sömürgeciliğinin uygarlık maskesi altındaki korkunç yüzü, bu maskenin unveil edilişi. Biraz fildişi uğruna cinayetler işleniyor, medeni olduğunu iddia etmekle kalmayıp medenileştirmeyi de misyon edinen açgözlülerin bizzat kendileri yamyamlara, kendi algılarındaki 'yamyam'lara dönüşüyorlar. Aklıma Bakara 11 geldi: "Kendilerine 'yeryüzünde fesad çıkarmayın' denildiğinde, 'biz ancak ıslah edicileriz' derler".
Murat Belge Fransız Devrimi ve sonrasındaki döneme özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramlarının damgasını vurduğunu söyleyedurur. Devrimle bu kavramların savunuculuğunu yapan Avrupa uygarlığı sömürdüğü ülkelerin özgürlüğünü, kardeşliğini, eşitliğini pekâla yok saydı. Conrad Karanlığın Yüreği ile Afrika'nın derinliklerinin bilinmezliğini kastetmiyordu belki, insanın yüreğinin karasını kötülüğünü kastediyordu. Pırasa!!

7 Mart 2010 Pazar

erzurum'da istanbul tadı


Memleket deyince özlemle birlikte yeşillikler de gelir ya insanın aklına. Akan su sesleri, kuş sesleri, ağaçlar meyvalar... Hele sözkonusu bizim memleket ise elma, armut, kayısı, üzüm, ayva, muşmula, çilek, domates, patlıcan, biber, patates, fasulye, mısır daha biii sürü şey de eklenir buna tabi. Dededim bizatihi kendisinin yetiştirdiği sebze-meyveler.
İşte bu akla gelenlere bir eklenti de İstanbul'dan olsun deyu; sağda gördüğünüz fidanlar Erzurum yolcusuu...

Hafız Ahmet Paşa Camii'nin avlusu muhteşem bir asma çardağı ile kaplı. Mevsimi gelince kara üzümler salıyor kendilerini yaprakların arasından bir bir. Güzel manzarayı babam unutmamış ve bugün fidelerinden istedi, Erzurumda yeni yaptığımız evin bahçesine dikecek inş.

Erzurum'a İstanbul' üzümü, fena olmaz aslında değil mi?
Yine babamın fikri ile patatese sapladım fideleri, polis görse mayın diye geriçevirirdi herhalde p.

İnşallah dibinde gölgelenip dallarından üzüm yemek nasip olur hem bizlere hem evlatlarımıza.)

ve kesmesinler deyu şair alır sözü:


Chuan Tzu'nun Peşinde
Meyva vermeyen bir ağaç kadar
faydasız olsun bu yazdıklarım.
Dallarını meyvasına tamâ edip
kimse taşa tutmasın.
Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü
bir ağaç kadar faydasız olsun.
O zaman marangozlar
kesip biçmeye değer bulmaz böyle bir ağacı.
Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz
bir ağaç gibi faydasız olsun bu yazdıklarım.
Odun olmaz bu ağaçtan desinler,
yakmasınlar.
Faydasız olsun, yine de
bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım:
Kökü toprakta;
başı gökyüzüne dönük.
Belki kimse bahçesine dikmez,
şehrin bulvarına da sokmazlar onu.
Ama uzak, kıraç bir ıssızlıkta
bunalmış bir yolcu
dibinde oturacağı,
sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye
ferahlarsa
bu yeter.
Çeviren: İsmet Özel


6 Mart 2010 Cumartesi

yürüyenSepetler

"Ey Rabbim;
Göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi
Düğümü çöz dilimden
ki anlasınlar beni.
Amin!"

ile başladı sohbet. Gülesinler de bir şeyler okumak için bir araya her geldiklerinde babam önce bir Fatiha okutur (meailini de) hep beraber bir amin der öyle başlardık derse. Ne güzel değil mi başlangıçta da bitişte de hep Rab'be dua var. Her bir hayrın ancak O'nun izniyle vaki olabileceğinin bilincinde olmak.

Bu haftaki konu "ilah" ismiydi. "Mutlak sukûnetin kendisinde bulunduğu zat" demektir "El İlah".

Dersin zihnimde kalın harflerle yer eden tesbiti şuydu, "Seni ne tatmin ediyor onu söyle; sana ne olduğunu söyleyeyim." Şöyle bir düşününce hakikaten de bunun insanlar için önemli bir turnusol kâğıdı olduğunu görebiliyorum. Güzel bir araba sahibi olmak, güzel bir ev sahibi olmak, bol paralı bir iş sahibi olmak, çok lüks eşyalar sahibi olmak, yat kat sahibi olmak, hangisi tatmin ediyor insanı? Hangisine sahip olunca o an için dinginleşiyorsun? Yoksa ahiret mi ?

Geçen bloglardan birinde de okuduğumuz tefsirde Seyyid Kutub'un Kur'an'ın insanları iki zümreye ayırdığı düşüncelerini yazmıştım. Sanırım aynı yere çıkıyor bu ,konu da.

Ahirete ilişkin olan mı mi tatmin ediyor yoksa masiva mı ? Ahiret ise emel tabi ki O'nun rızasını elde etmek için harcanır dünya. Ne mutlu.


"Referansı Allah olmayan bir davranış hesaplıdır." dedi İslamoğlu. "Allah hesapsız rızık verendir" ayeti geldi aklıma. Ya Rabbi ne yücesin. İnsandan bir şey beklemek ile Allah'tan bizi yaratandan beklemek; kıyaslanması dahi yersiz. Kimisi daha çok maaş için gülümser patronuna, kimisi çocuğunun işe alınması için selam veriri bir diğerine, kimisi başka emelleri için yapar iyiliğini. Ancak hepsinin arkasında bir neden var, maddi bir neden. Ancak şayet sözkonusu Allah için ise ?

Sonrasında kırmısının pek de katılmadığı bir yorumu geliyor. " Allah şirki tevbe ile affeder, diğerlerini tevbesiz de affeder" No comment? .)

"İmanın yarısı inkâr etmektir. Öyle bir şeydir ki iman; eksiklik kabul etmediği gibi fazlalık da kabul etmiyor."

"Şirk deyince akla bir kaç puta tapmak olarak geliyor. Öyle olsaydı biz bu meseleyi çoktan halletmiştik bile." Hakikaten de ben direkt putun karşısına geçip de tapınan birini gördüğümü hatırlamıyorum. Şirk mevzuu kapanmış olurdu böylece. "Şirkin arka planında uzak tanrı tasavvuru vardır." Ki en mühim tesbitlerden birisi de buydu. Allah bize uzak o yüzden aracılara ihtiyaç duyuyoruz vs. Ancak bu kadar açık seçik olmayabiliyor tabi. Aracıların şekli şemaili ve yöntemi değişken.


Velhasıl, Sirkeci gezimiz ne kadar da renkliydi değil mi? Lokumdan yapılmış evler, yürüyen sepetler, çeşit çeşit et ve peynirler.

Gözlüğüme kavuştum bu arada. Hani berada zayi olmuştu ya .)














5 Mart 2010 Cuma

Keyfiyyet-i Sarf-ı Nükûd

Bilim Sanat Vakfı'nda Osmanlıca dersleri almaya başladım! (Şükran hayırhâh Bordo!) 3 Mart'ta ilk dersime girdim. Seviye olarak şimdiye kadarki Osmanlıca sınıflarım arasında bana en uygun olanı; little of the challenge is OK you know. What attracks me in Ottoman is not only its encoded -solve me!- character, but also (and especially) the fun and -enjoy me!-ness of the texts written in it. Bu hafta mesela"Terbiyetü'l-Etfâl Risalesi'nden bir parça okuduk, check out:


"Ey Oğul! Çalış, kazan. Kimsenin malına göz atma. İdareyle sarf eden muzayaka çekmez. Malı çok olub idaresini bilmeyen fakir gibi geçinir. Îrâdına göre masraf et. İsrafdan pek sakın. Hep kesbini ekl etme, bir yana bırak. Kazanılamayacak ihtiyarlık günleri ile sana muhtâc olan evlad u iyâlinin hakkını cem' eyle. Malını tutagör. Ko, düşmana kalır ise kalsın: Nâmerde muhtâc olma. İsraf haram olmakla, insanın helalinden kesb-i mal ederek luzûm-i zarurisine sarf edub bâkîsini beyhûde yere israf etmeyub hıfz eylemesi lâzımdır. Ahvâl-i âlem bir kararda olmadığından bazı zaruret hallerinde nükûd-i mevcûde insana nâfi' olur.

Ey Oğul! Karıncadan ibret al! Arılara bakub çok yeme bal! Hazır olan şey çabuk tükenir. Sen daima sa'y ile helalinden kesb eyle. Zâid olan malını sandıkta hıfz etme. Az çok irade ver ki sen işlersen mal işler: insan öyle genişler. Mahsûlün kesretiyle teshîl bulur her işler."

Sadece etfâlin değil bazı yetişkinlerin terbiyesinde de bu risale kullanılırsa çok iyi olacak:)

28 Şubat 2010 Pazar

darbeler ihtilaller daha neler neler

26 Şubat 2010'da İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampüsü'nde "Türkiye'de Darbeler Tarihi" başlığıyla bir panel gerçekleştirildi. Konuyu görünce aklıma Natalie'ye bir tv show'da Monk için tam olarak hangi işleri yaptığı sorulduğunda verdiği "How long is your show?" cevabı geldi. Türk Darbeler Tarihi, ooo.

Panelin konukları solcu yazar Ragıp Zarakolu ile Sibel Eraslan'dı. Zarakolu konuşmasına "bu konu çok ağır bir konu belki haftalarca tartışsak bitmeyebilir. Lakin, Türk Darbeler Tarihi Türkiye Tarihi gibi bir şeydir" diyerek başladı. Panelde neler konuşuldu, gelememiş olan Zeytinler için anlatayım. Teşekkürler ses kayıt cihazları!

"Biz modern dönemin darbelerini biliyoruz ama Osmanlı dönemine baktığımızda da görüyoruz ki, ordu her zaman politikanın bir ayağını oluşturmuştur. 1825'teki Vaka-i Hayriye olayına kadar Yeniçeri Ayaklanmalarını vb. olayları biliyoruz. Modern ordunun kuruluşu ile bu ayaklanmaların biteceği düşünüldü fakat modernizm ile birlikte yine askeriyenin önemli bir faktör olduğu görüldü. Hatta 1876 Anayasası bile görece bir darbe olayının sonucunda gerçekleşmiştir. Günümüze kadar yapılan bu anayasalara baktığımızda, bunların hiçbir zaman hayata geçirilemediğini görüyoruz. Bu anayasalar Batı'daki durumun aksine bir türlü uygulanamamıştır. İlk modernist darbemiz Babıali Baskını'dır. Balkan Savaşı bahanesi ile ordunun içindeki Prusya eğitiminden geçmiş genç zabit kesim, o dönem vatanı kurtarma operasyonunu başlattılar ve vatanı kurtarma operasyonu hala bitmedi.

Kurtarıcılardan kurtulunduğu vakit hakikaten özgür bir ülke olacağız herhalde… Türkiye 1945'te çok partili rejime geçme kararı aldığında da yine tek parti mantığı devam ediyordu. Her zaman devletin tavrında "bir şey gerekiyorsa onu ben yaparım"ın tekelciliği vardı. "Eğer sendikal hareketi kurulacak ise onu da ben kurarım (TÜRKİŞ bunun sonucudur), eğer Müslümanlık getirilecekse bunu da ben getiririm, eğer komünist olunacaksa bunu da ben yaparım" gibi bir yaklaşım her zaman hakim oldu. Zaten kurucu ideoloji bu uygulamayı meşrulaştırıyordu. Varolan ideoloji kutuplaşmalardan sürekli istifade etti. Ve kutuplaştırma politikası artık en güçlü silahları oldu. Hatta solculuğun bugünkü kadar kolay olmadığı dönemlerde bir subay tanıdığımız Nazım Hikmet'in şiir kitabını bulundurmaktan dolayı ordudan atıldı ve hiçbir yerde iş bulamaması sağlandı."

Zarakolu "darbeciler yargılanmalıdır" dedi ve devam etti, "cinayet cinayettir. Ve 10 emirden bu yana cezalandırılması gereken bir şeydir. Eğer siz bazı politik gerekçelerle öldürmeyi meşrulaştırıyorsanız bu vahim bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye'deki bu cezasızlık durumu sona ermelidir. Yunanistan'da darbe olmuyorsa artık bunun cezası olduğu içindir. Eğer siz askeri darbe yapanı Cumhurbaşkanı yapar bir de anayasa yaptırırsanız darbecilerin sonu tabii ki gelmez. Yunanistan'da darbeci askerler hapisteydiler ve belki tam da Kenan Everen'in Marmaris'te resim yaptığı yerin karşısında kalıyorlardı. Nazi askerleri de insanlığa karşı işledikleri suçtan dolayı ölene kadar hapiste kaldılar. Yani bu işin bir bedelinin olması gerekiyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlar zaman aşımına tabii değildir. Bu bakımdan da Türkiye'deki yurttaşlara karşı işlenen suçlar da karşılıksız kalmamalıdır. Mustafa Kemal'in evine bomba atan adam, provokatördü ve vali oldu, devletten emekli oldu. Keza 6-7 Eylül olaylarından dolayı bu ülkede bakanlar yargılandı, vali yargılandı, başbakan asıldı. Bu cezasızlık ve dokunulmazlık sona ermelidir."

Sibel Eraslan o sırada 13 yaşında olduğu 1980 darbesini çocuk gözüyle nasıl algıladığını ve sonraki 28 Şubat Darbesi'nin hayatını ve hayatları nasıl etkilediğini anlattı. Osmanlı'dan bu güne askerin halk ve medya üzerindeki baskılarına, İttihat ve Terakki'nin ne kadar cuntacı bir yapılanma olduğuna da değinen Eraslan, Hasan Fehmi Bey'in vurulması olayını ve sonrasında yapılan müdahalelerin günümüzde yaşanan olaylara benzediğini kaydetti. Gazetecilerin öldürülmesi ve bundan sonra da cuntacıların daha rahat hareket edebilecekleri kaosun oluşması bizim eski bir pratiğimiz diyen Eraslan sözlerine şu şekilde devam etti; "ben 1980 Darbesi olduğunda onüç yaşındaydım, dolayısıyla ciddi bir şekilde hissetmedim. Fakat 28 Şubat Darbesi'ni hem başörtülü bir kadın olarak hem de mesleğim gereği hukuki bir sorunla karşı karşıya olduğum için çok ciddi olarak yaşadım. Ben bu süreci kesintisiz bir darbe sürecinin devamı olarak görüyorum. Tabi süreçle alakalı olarak hepimizin hatıraları var çünkü burada yaşıyoruz. Bu sadece askerlerle siyasi partiler arasında olan bir güç gösterisi değil, devletle insan arasındaki bir mücadeleydi 28 Şubat. Darbe dediğimi şey önceden hesap edilemeyen bir gerçekliktir. Bir de sterilize edilmiş bir toplum algısı var. Ve bu norm olarak size sunuluyor. Eğer siz dikte edilmiş normlara uymadığınız takdirde anormal olarak görülüyorsunuz. İkinci sınıf olarak görülen ötekinin bastırılması amaçlanmıştır tüm darbelerde" dedi. Türkiye'de anayasal düzenden de bahseden Eraslan, "bizi metastas yapmış habis urlar ve aydınlatılması gereken zavallılar olarak tanımladılar ve kimliklerimizi yok saydılar" dedi.

Eraslan şunları da söyledi: "Başörtüsü yasağı Türkiye'nin en uzun boylu yasaklarından biri ve Türkiye'nin en uzun boylu sivil itaatsizliği de başörtüsü direnişidir. Daha önce biz öğrenciyken de yasaklar oldu ama direnişler sonucunda yasaklar aşıldı. Fakat 1997'de yasak sistemli bir hale geldi. Ve her yerde uygulanmaya başlandı. Kadınlar üzerinden götürülen bir hesaplaşma oldu ve Merve Kavakçı örneğinde olduğu gibi 'bu kadına haddini bildirin' dedi bir başbakan ve kadına haddi bildirildi. Önce meclisten sonra vatandaşlıktan atıldı. Bu dönemde küçücük ortaokulda okuyan çocukların kollarına başörtülü okula girmek istemeleri sebebiyle kelepçeler takıldı. Karakola onların avukatlığını yapmak için gittiğimizde bizi de tutukladılar. Ve hatta Küçükköy İmam Hatip Lisesi'ne keskin nişancı gönderildi. Karşıda duran iki apartmana yerleştirildi. Bunların fotoğrafları benim elimde var."

Bunlar olduktan birkaç sene sonra, ben Eraslan'ın 80 darbesi yıllarındaki yaşındayken, 13 ondörtlerde, Küçükköy Kazım Karabekir İmam Hatip Lisesi'nde de aynı şeyler tekrar yaşandı. İHL Şefkat Koleji'nin bir kaç sokak ötesindeydi. Servisle okula gelirken çoğu günler özel polis timleriyle karşılaşırdık İmam Hatip'in sokağında. Mehmet Amca arka sokaklardan dolaşarak getirirdi bizi okula; bir yığın başörtülüyle dolu bir minibüsün dikkat çekmemesi işten değildi. Herhangi bir okulda olsam bu kadar hatırlayamayacaktım belki, fakat Şefkat gibi dönem için oldukça "tehlikeli" bir kurumdan her müfettiş söylentisinde apar topar nasıl kaçtığımı bir ben biliyorum. Babam hep anlatır, birgün beni sabah namazına uyandırırken uyku sersemliği ve panikle yataktan nasıl "müfettiş mi geldi" diyerek fırladığımı. Benim postdarbe anılarım bunlardan ibaret sadece, umarım hep öyle kalır.

Sibel Eraslan da Zarakolu gibi konuşmasını yargıdaki askeri ve sivil yargı ayrımının, hukuktaki çift başlılığın bu dokunulmazlık ve cezalandıramamalık durumunu ciddi anlamda etkilediğinden, ilk olarak yargı birliğinin, ikinci olarak da darbecilerin yargılanabilmesi için yargı tarafsızlığının sağlanması gerekliliğinden bahsederek konuşmasını bitirdi. Levrekleri alıp eve döndüğümde saat 18'i geçmişti.

26 Şubat 2010 Cuma

darbeler ihtilaller eller eller

kirmisim; özellikle ilgi duydugunu bildigim "ihtilaller, darbeler" konusunda bugün santral'de bir panel varmis.
ve Sibel Eraslan geliyormus.
ama malesef osmanlica dersin var o vakit.
teneffüslerde gidersin belkim ? .)



Türk Darbeler Tarihi
Konusmacilar: Sibel Eraslan- Ragip Zarakolu
Tarih: 26 Subat 2010, Cuma
Saat: 16:00-18:30
Yer: Santral Kampüsü, E3-107
Özgür Açilim Platformu ve Sosyal Bilimler Kulübü'nün isbirligiyle düzenlenen panelde, Türkiye'nin kurulusundan bu yana gerçeklestirilen askeri müdahaleler ve bu müdahalelerin toplumsal olaylar üzerindeki etkisi ele alinacaktir.

24 Şubat 2010 Çarşamba

zümreler

Bakara 204-214. ayetlerin tefsirini okuyoruz Fizilal'den, tekrar okuyoruz, tekrar düşünüyoruz, düşüyoruz kelimelere.
Kur'an bu ayetlerde iki zümreye bölüyor insanları.

İlk zümre tatlı dilli, hayatta kendi şahsi menfaatinden başkasını gaye bilmeyen, nefsani kişilik. Nefsini ıslaha meyletmez, hakkan dönmekten kaçınır ve günah işler boyuna.

İkinci zümre ise bütün varlığıyla kendisini Allah rızası için adar ve O'ndan başka hiç bir şeyi arzu etmez. Gayretinden, amelinden nefsine bir pay ayırmaz, varlığını Allah için feda eder. Sadakatlı mü'min zümresidir bu işte.

Hal böyle iken, zümreler ve aralarındaki fark bu kadar açık iken; ben hangi gruptayım acaba ?
biz hangi gruptayız?
Pekala pekala, yumuşatalım biraz bari : Sadece bugünkü amellerin hangi gruba meyilliydi ?

23 Şubat 2010 Salı

Paris'te Türk Modası

Başlığı okuyunca bu işte bir terslik var diye düşünebilirsiniz, modaysa eğer Paris/Fransız modasıdır; ya da belki Dilek Hanif yine Paris'te bir defile hazırladı, Osmanlı motiflerinden esinlendi vesaire zannedebilirsiniz. Evet, ona biraz benziyor; ama bu en hasından. Resimdeki hanımefendi bir Fransız leydisi. 1720'lerde Paris'te yaşıyor ve üzerindeki elbise de Safiye Sultanvâri bir Osmanlı kostümü. (Falih Rıfkı Atay "taklit ve özenti devri en çok bizde sürmüştür" der, pehh derim.)

18 Şubat 2010 Cuma günü Atatürk Kitaplığı'nda Ali Şükrü Çoruk tarafından "Doğu'nun Batı'sı" semineri verildi. Türk aydınının değişen Batı'ya bakışı bilhassa seyahatnamesiyle ünlü Evliya Çelebi ile sefaretnamesiyle ünlü 28 Mehmed Çelebi'nin gözünden anlatıldı ve karşılaştırıldı. Evliya Çelebi'nin Avrupa'yı o muhteşem özgüveniyle gezip/görüp/anlattığını bilmeyen yoktur. 28 Çelebi ise sanıldığı gibi Evliya Çelebi'den sonraki yirmisekizinci Çelebi değil. Ait olduğu Yeniçeri Ortası'ndan dolayı bu lakabı almış bir 18. yüzyıl sefîri. 28 Çelebi Fransa'ya elçi olarak atandığında sadece diplomasiyi değil müthiş bir kültürel etkileşimi de hızlandıracağından haberli ya da habersiz Paris'e geldi. Dünyayı kasıp kavuran Osmanlı'nın; "Osmanlı"nın bir ferdi şehirdeydi ve halk Osmanlı nedir, neye benzer bir nebze görebilmek için sokaklara doluştu, "nasıl ademlerdir deyû seyre talip oldular". Aylarca süren bu etkileşimin sonunda Çelebi ve beraberindekiler şehrin düzenine, Versailles bahçelerine, su fiskiyelerine, operalara; Fransızlar kavuklara, kaftanlara, görkemli Türk adetlerine, iftar yemekleri, teravih namazlarına, muhteşem işlemeli elbiselerle oturuş kalkışlara, o asalete hayran kaldılar. Bir de bu olayın Karlofça Travması'ndan sonra yaşandığını hesaba katın; Osmanlı'nın kendisinden barış istenen değil, barış isteyen taraf olduğunu. Buna rağmen azametinden çok şey kaybetmiş olduğu hâliyle göz kamaştırdı. 28 Çelebi 11 ay sonra evine döndü, Zeyd "Cum'a namazından çok sonra" beni almaya geldi, biz de evimize döndük.

mübarek salı


zeytinli açma çok güzel kırmızı, şükran,
ikincisini de almadığıma hayıflandım.

dün kucağıma aldığımda erva'nın gülüşleri de güzeldi. :)
vesselam

18 Şubat 2010 Perşembe

ruedebiyat


29.01.2010 10:56
Kirmizi:

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2773 

Çok iyi bir site Zeytin, takipedilesi.

Söyle bakalim, "edeb" iyatin bir siniri olmali midir? Rasim Amcaya, Cihan Aktas'a, Ibrahim Tenekeci'ye vs sormuslar:

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=2756

29 Jan 2010 11:35:15
Bordo:

Güzel bir soru, edebiyattta sinir var mi deyu. 
Hangi yazarin görüsü sana daha yakin? 
kimisi siniri yazar belirler demis, kimisi inanc siniri belirler demis kimisi sinir yok demis pehhRumeysa hangisini benimsiyor, ben bunu önemsiyorum :)

 

29.01.2010 12:40
Kirmizi:

Ibrahim Tenekeci nin "Bizim birinci vazifemiz Islam kalmaktir. Edebiyat da dâhil olmak üzere, her sey bu vazifeden sonra gelir." cümlesini okudugumda a-ha, dedim. Çünkü yazan kisinin inancindan bagimsiz olmasi mümkün degil. "Edebiyat da bu disiplinin izin verdigi, mesru gördügü sinirlar içinde yapilmasi gereken bir faaliyettir." diyor Mustafa Özçelik. Dogru, hatta ayni sey tüm sanat dallari için geçerli; heykelcilikle ugrasan müslüman sanatkar gördün mü hiç, hayir? Görmemelisin de.

Edebiyat sadece bir ayna olarak düsünülüp, muhayyilenin derinleriyle sentez yapilmadan yüzeye çikartilsa Cihan Aktas'in dedigi gibi, cümle yiginlari olurdu. Bu sentezi biz düsüncemizle ve belkide farkinda olmayarak biraz da kimligimizle yapiyoruz. Düsünce yapimizi kimligimiz kim oldugumuz belirlemiyor mu zaten? Aynadan yansiyan gerçege giysimizi giydirerek onu özgün bir eser haline getiriyoruz. "Esasinda gerçegi bütün çiplakligiyla anlattigini söyleyen yazar çogu kez, gerçegi kendi giyindirdigi örtüyle anlatiyordur. Üslup gerçegin giysisidir." Üslübunun islamiligi (sadece dini kriter olarak aliyormusuz gibi olmasin, ya da ahlakliligi diyelim), bu üslupla giydiridigi giysinin tesettürü yazari 'edip' kiliyor.

Inanç bir yana, sadece ahlaki olarak bakarsak Cihan Aktas tamm noktanin en ortasina parmak basmis. Edebiyatta ahlaki sinir olmasi onu sinirsizlastiriyor aslinda. Çünkü ahlakdisi diye tabirettigimiz görüntüler yüzeyde tutuyor bizi, derine inmemizi engelliyor. Sanatlanmis edebiyat için bu böyle. Bazi politik, siyasi fikirleri empoze etmek için birseyler söyleme araci olmaktan öteye geçemeyen yazin i zaten edebiyat saymiyoruz. Ama bu örneklerinin çoklugu bile yazanin genelde fikirlerinden tamamen bagimsiz olamayacaginin delili.;) Sadece inancinin isaretleri olabilir baska hiçbir görüsü hissedilmesin degil, hissedilsin. Eserin genuine olmasi için kendinden -bende olmayan- birseyler katmali ki bana çekici gelsin. Amaaan iste, siniri asmadan basimizi döndürsün, bunu istiyoruz.

Çok sey mi istiyoruz?:)

29.01.2010 14:52
Bordo:

Rumeysacim özgün yorumlarin için çok tesekkür ederim.
" Üslübunun islamiligi (sadece dini kriter olarak aliyormusuz gibi olmasin, ya da ahlakliligi diyelim), "
Cümlendeki parantez içi açiklaman çok güzel ve önemli meysacim çok begendim.

Bence de kisinin müslüman olmasi onun üzerinde durdugu hayat zemininden bagimsiz degil. Yani ben müslümansam yaptigim her amelde bunun bir etkisi muhakkak vardir. Yoksa sayet müslüman olmakla ilgili bir problem vardir.
Su içisimden tut sokakta yürüme seklim, fikrim, yedigim yemegim  her sey bu müslüman olma zemini üzerinde gerçeklesir.

Ayni sey edebiyat için de geçerli. Tefekkür ederken islamdan siyrilip öyle tefekkür edebilmek mümkün mü, ve yaziya dökerken düsünceleri islamdan siyrilip da öyle yazmak mümkün mü ?  Hal böyle iken siniri direkt din ile iliskilendirmek bence dogru degil. Çünkü ben müslüman olarak kendimi sinirlanmis degil aksine özgür olmus hissediyorum. Islamoglu bu konuda diyordu ki  müslüman olmayan insanlar nefsinin esiridirler. Müslüman olan ise özgür.

Çok anlamli bir tesbit bence. Nefsinin esir olmak özgür olmak olur mu hiç. Müslümanim ve özgürüm. Yazdiklarimda da sinir filan yoktur. Müslüman olarak müslümana yakisir her bir seyi yazabilirim. Öyle yani .)

Ancak belki edebiyatcyi dil  sinirlandiriyordur. Evet türkçe yazan bir yazar ancak türkçenin imkanlari kadar, türkçenin çizdigi sinirlar dahilinde yazabilir, sinirlari dil belirler.  Sözgelimi islama iliskin belki de en güzel yazi arapça ile yazilabilir, teknolojiye iliskin ise ingilizce daha genis imkanlar sunar.

Aslinda bu konuya girince millet, kültür, medeniyet kavramlari da dahil oluyor konuya. Dil medeniyetten bagimsiz degil çünkü.

O halde diger bir soru ise dili ne sinirlar? Medeniyet, kültür dili sinirlar mi?

Deyu devam eder bu konu güzelcigim :)

17 Şubat 2010 Çarşamba

vira bismillah

Rabbim!
Kolaylaştır, zorlaştırma.
Hayırlısıyla tamamlamlat.

Amin.

love



you!

Rumeysa:
Evli ve öğrenci genç bir kadın olduğum için bugün birkez daha mutlu oldum. Bir elimde yeni fotokopiden çıkmış Henrick Ibsen'in Peer Gynt'ü, bir elimde akşam sevgili eşime bol vitaminli bir meyve salatası hazırlamak için aldığım kiviler, muzlar; salına salına okulumdan evime yürümek çok keyif verdi. Hem daha özgürsün, hem daha sorumlu. Duvarlara istediğini yapıştırırsın, şarkılar söylersin, koltuklarda zıplarsın; ama evin düzenini de belli standartların üzerinde tutmak zorundasın, pencereleri açık unutmamak. Hoş bir şey, ipler senin elinde. Senin hayatın, senin dünyan. Biraz ödev, biraz ütü, en iyi arkadaşınla muhabbet, sevgilinle "Monk" keyfi, hayırhâh eşinle "Tefsir" dersi. Oh, ne âlâ hayat.

Bugün 17 Şubat 2010, Çarşamba. Blogumuza ilk girdimizi yapmak istedim, akşam Zeyd'e süpriz yapacağım;) Zeyd Zeyd Zeyd Zeyd Zeyd Zeyd- ismini çok seviyorum! Şimdi birşeyler pişirmek üzere kalkıyorum, ciao bella ciao bella'yı söylüyorum bir yandan- geçen hafta Murat Belge'nin dersinde Fransız Devrimi'ni konuşmuştuk, ihtilal sıralarında Fransızların bir marş edindiklerini ve bunun bir çeşit devletler arası milli marş trendine dönüştüğünden bahsetmişti ve bugün de pek çok ülkenin 'national anthem'lerini dinledik. Doğruyu söylemek gerekirse bana hepsi aynı gibi geldi, tam tersini amaçlarlarken kaçınılmaz olarak dekarakterize olmuşlar; e melodiler benzer; tek amaçları coşturmak, sözler benzer; canım ülkem, özgürlük vs. Tüm dinlediklerimiz arasından aklımda kalan sadece devrimci şarkılardan Çav Bella oldu. Ders bittiğinde neredeyse herkes rap rap çıkıyordu sınıftan:)
Akşam olsun, gece olsun, sabah olsun.
jphgıcxv bnlşömnbvcxsdertyuıopşçömnbvcxzaswert
jnlbkjchxzasydufjk
bvcxdyuıolşi
jhgfdsdfvgbhnjmkölçlkujytrkjhbhh vbolhbolhnl t3lwntwlntwn wlşnglwns

.